KAPİTALİZM KALKINMA POSTMODERNİZM  VE İLETİŞİM: SÖMÜRÜNÜN PAKETLENİŞİ

Kapitalist Ücretli Kölelik Üretim Tarzı


Kapitalist üretim tarzı, mutlak kölelikten feodal köleliğe ve oradan da ücretli kölelik sistemine ulaşan insan tarihinin, içinde yaşadığımız dönemidir. Bu biçim içinde, gerçi ücretli kölelik egemendir; fakat tarihin her döneminde görülen kölelik biçimlerinin ifadeleri kapitalist dünyada ya aynı biçimiyle devam etmektedir, ya da güçlenip biçim ve isim değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Örneğin, borç köleliği gayrı meşru olarak insanların doğrudan köleliği biçiminde çoğu endüstrilerde devam etmektedir. Tefecilikle borçlandırıp bağımlı köleler tutmak, hem uluslar içi hem de uluslararası seviyede örgütlenerek bankacılık ve kredi ilişkisi biçimine dönüştürülmüştür. Yerel bankalar, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası bankalar, hem bu yeni köleliğin yeni isimleri, hem de ücretli köleliğin şekillendiği ve yürütüldüğü yerlerdir. Dünya Bankası başlangıçta kalkınmış kapitalist ülkelerde özel sektör yatırımlarını teşvik etmek, uluslararası sermayenin gelişimini sağlayan bir ortam sağlamak ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ekonomik yeniden inşa için kurulmuştu. Fakat 1960’ların ikinci yarısından itibaren ilgisini diğer ülkelere döndürdü. Banka, kredi değeri ve faiz ödemeleri bakımından doğrudan ticari şirket gibi çalışır. Emperyalizmin ekonomik politikalarının önde gelen uygulayıcısıdır. (Erdoğan, 1997).
Kapitalizmin ücretli kölelik ilişkileri ve iletişim sisteminde sosyal sınıf farkı, tefeci ve artı-değerin gaspçısı sistemin ideolojik iletişimini yapan entelektüellerin dediği gibi “insanlar arası gelir, tahsil, akıl ve yaşam alışkanlığı farkı” değildir. Sosyal sınıf farkı ve bu farklılıkla gelen iletişim tarzı (a) sosyal üretimde insanların aldığı yer ve (b) üretim araçlarıyla olan ilişkiler farkıdır. Sınıf farkı bu farklardan çıkar. Gelir, tahsil ve yaptığı iş farkları, bu farklılıktan yükselir. Asimetrik ilişkilerin özellikleri de bu farklılıklarda yatar.

Kapitalist ücretli kölelik sistemi tarihteki kölelik sistemlerinin en gelişmiş biçimidir. Eski Yunan'da, Roma’da ve siyasal gücü ele geçirmeye çalışan yönetici sınıf içi çatışmalarda köle kitleler çeşitli vaatlerle veya umutlarla iç savaşlara ve başkaldırılara katılmıştır. Her katılım kölelere belli imtiyazlar sağlamıştır. İç savaş ve başkaldırılara katılanlar, beklenen faydayı kendi çıkarıyla bağdaştırmıştır. Geniş kitlelerin katıldığı burjuva devrimlerinde, burjuvaların çıkarları genel toplumun çıkarları olarak görünmüştür: Yönetici güce karşı burjuva girişimi, kitlelerin de katılımıyla genelleşmiş; burjuva egemenliğiyle birlikte, kapitalist üretim biçiminin kitleleri köleleştirici karakteri yaşanmaya başlanmış; bu köleleştirici karakterin önde gelen özelliği sadece toplumsal üretimdeki yaygın farklılaşma ve işbölümü kademeleşmesiyle yaşam tecrübelerinde nüanslar oluşturmuş; Yönetimin özellikle uygulama yanını kendinden önceki sistemlerden çok daha geniş tabanlı bir idareye katılma gerçeği yaratmıştır.

Sömürgeci Batı'nın her teknolojik aracı “gelişme ve medeniyetin göstergesi” yapıldığı gibi, sömürgelerdeki ekonomik, siyasal ve kültürel ulaşım ve iletişimi kolaylaştıran araç olarak trenler de aynı biçimde nitelendi. Avrupa sömürgecileri egemenlikleri altına aldıkları her yere ve Amerikan kapitalistleri Amerikan Kızılderilileri'nin topraklarını işgale tren rayları döşeyerek gittiler. Nasıl ki iletişim teknolojilerinde egemenliği ellerinde tutmak için kendi özel yapılarını farklı tutmaya çalıştılar ve bunu evrenselleştirme mücadelesine girdiler ve buna da devam ediyorlarsa; tren-ray sisteminde de her sömürgeci güç kendi farklı sistemini kurdu. Standartlaşma, eğer oluşursa, bu sistemlerden birinin baskınlığı anlamındadır, yoksa, bir yerine birkaç standart oluşturulur. Bugün, örneğin üç televizyon kayıt ve alıcı sistemi varsa ve bunlar standartlaşmışsa, bunun anlamı üç sömürgeci ülkeden birinin bugüne kadar, tek bir sistemi sağlayacak bir egemenlik kuramadığını ve onun yerine bu ülkelerin pazarı bu şekilde bölüştüklerini anlatır. Türkiye'de satılan televizyonlarda birkaç sistemin birden olması (bu nedenle televizyon pahalıdır) bu alanda tek yere değil çok yere bağımlılığı anlatır. Ancak Amerika'da sadece Amerikan sistemi bulunur. Eğer diğer sistemleri taşıyan video alınmak istenirse, diğerlerinin en az iki misli fiyat ödemek zorunda kalınır.

Yazıyla ilgili üretimi yapanlar (yazıcılar/hattatlar/katipler) yönetici sınıfların içinden mi geldi? Şöyle soralım, taşlara yazıyı kazıyan, parşömene ve papirüse yazıyı yazan kimlerdi? Kim yazdırdı ve kim yazdı? Yönetici sınıflar yazdırdı ve yönetilenler arasından yetişenler ve köleler yazdı. Günümüz dahil, insanlık tarihinde, “entelektüel işçiler” köleler arasından yetişmiştir. İlkel sistemlerde “entelektüel işçi” köleliğinin bilincindeydi. Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin “okumuşları” Tanrı yoluyla kiliseye, pardon, kilise yoluyla Tanrıya hizmet köleliğiyle gece gündüz İncil yazdılar; kilisenin hesaplarını tuttular, kilisenin yönetimi ve kararlarını yazıya döktüler. Osmanlı İmparatorluğu'nda hattatlar ve yazı yazanlar kimlerdi? Padişah acaba yazı yazıp elini kirletme lütfunda bulunmuş mudur? Yazmamış, yazdırmıştır. Kapitalizmle birlikte “entelektüel işçiler” yeni bir özellik kazanmışlardır: Kendilerini sadece özgür sanmakla kalmayıp, kendilerini özgürlüğün, ilerlemenin (= zengin olmanın), temsilcileri, üreticileri olarak nitelemeye başlamışlardır. İletişimin üretimi ticarilik yanında ideolojik egemenliğin (ve mücadelenin) üretimi olmuştur. Kent ve tarım alanlarındaki insanlar “entelektüel/kaliteli işçi” olmak için devletin veya özel teşebbüsün eğitim sisteminde ve sonrasında birbiriyle yarıştırılmaya başlanmıştır. Roma’nın arenalarından çıkartılan köleler arası ölüm kalım yarışının modern gaddarlık biçimi, fırsat eşitliği ve rekabet olarak yeniden biçimlendirilip modern dünyanın modern gerçeği olarak sunulmaktadır. Bugün sadece Türkiye'de değil, en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile “işçi olmayan entelektüellerin” bazıları ve “entelektüel işçilerin” bazı istisnalar dışında hemen hepsi yönetilen sınıflar arasından gelir. İlginç olan, yönetilen sınıfa en yakın olan entelektüellerin yönetici sınıf veya durumları iyi olanlar arasından, yönetilen sınıftan en çok uzaklaşanların da yönetilen sınıf arasından çıkıp gelenler olmasıdır. Kapitalizmde ideolojik ve teknolojik üretimin desteklenmesi ve egemen çıkarlar için geliştirilmesi girişimlerini yapan “entelektüel işçiler” ordusu sosyal üretimin her alanında faaliyet yaparlar.

17. yüzyıla kadar, kâğıdın üretimi ve basılı kelimenin üretiminde egemen biçim el sanatı şeklindeydi. Kağıt makinelerinin ve mekaniksel basın aletinin gelmesiyle iletişim araçları önemli bir aşamaya girdi. Gelişen endüstrileşme ve artan sosyal çatışmalar ve krizlerle birlikte, artan egemenlik mücadelesi, telgrafta, kabloda, kağıt üretiminin paçavradan veya tekstilden yapılması yerine ağaçtan yapılmasına doğru gelişme getirdi.

Basındaki teknolojik gelişme, kapitalist dönemde birkaç yüzyıl içinde binlerce yüzyıldakinden çok aşamalar kaydetti. Basın hem basma hızı hem de basma tarzında önemli gelişmeler geçirdi. Yirminci yüzyılın başına gelindiğinde, Rotatif basın ilk basının yerini aldı. Elle harf dizme yerini linotip aldı: Elle saatte 2000 karakter dizilirken, linotip ile 7000 diziliyordu. Geleneksel Gotik biçimi harf tipi yeniden düzenlendi ve diğer tipler çıkmaya başladı. Bu tiplerin isimleri için, herhangi bir bilgisayar yazılım programının “yazı tipi” seçeneklerine bakılırsa, ne denli çok çeşitlilikler katıldığı görülür. Mürekkep de çabuk kuruyan biçimde değişime uğradı, ardından renkli basımla renkli mürekkepler geliştirildi. Basında resmin kullanılması ise, fotoğrafçılığın gelişmesiyle ve basına uyarlanmasıyla başladı.

İlk gazeteler yazılı veya basılı harflerdi. Bu nedenle isim olarak news-letters denildi (news=haber, letters=harfler). 17. yüzyılda, İngiliz zengin sınıfından bazıları bu news-letters'larda, haftada bir mahkeme ve kasaba dedikodusunu yazmak için muhabir çalıştırdılar. İlk gazeteler dedikoduları örgütleme araçlarıydı. Gazetecilik mesleği başlangıçtaki bu karakterini, sadece dedikoduyu ideolojik egemenliğin aracı olarak kullanma biçiminde geliştirerek bugünkü durumuna geldi.

Siyasal parti gazeteleri 18. yüzyılın başlarında çıkmaya başladı. Bunlar daha çok parlamento tartışmalarını ileten gazetelerdi. Gazetelerin parti organı olarak çıkarılması bunu takip etti. Partilerin gazeteleri popülerliklerini, sarı gazeteciliğin yada sansasyonel günlük gazeteciliğin, egemenliğini yaygılaştırması ve basının özel sermayenin elinde örgütlenmesiyle önemini yitirdi.

Gazetenin yanında, ondan daha önce, 17. yüzyılda broşürler ve basılı el ilanları, popüler karşıtlığın ve mücadelenin ifadecileri olarak çıkmaya başladı. 18. yüzyılda gazetelerin gelişmeleri sırasında “fikir haberini” gazetelerdeki “başyazı/yorum” köşeleri ifade etmeye başladı. Başyazı/yorumlar fikir broşürlerinin yerini aldı. Bu başyazı ve köşe yazılarıyla gazeteler, popüler davanın rolünü üstelenici olarak görülmeye başlandı.

1814'de basımda buhar gücü uygulanmaya başladı ve silindir basım geliştirildi.

Kâğıt hamuru, ağaçtan 1853'de yapılmaya başladı. Bu da tabi ormanların tahribine bir diğer etken ekledi.

Muhtemelen 1826'da Fransa’da Litografyacı (taşbasmacısı) Joseph Nicephore Niepce fotoğrafı ilk kez kullandı. Fotoğraf, anlık görüntüleri kaydetmek için kullanılan kamera ve film ile, bir sanat biçimi oldu. Fotoğrafın gelişmesi filmin doğmasının ilk koşulu olmuştur. Filmin, daha doğrusu hareket eden resmin, ilk biçimleri 18. yüzyılda çıkmaya başlamıştır. Hareketli resim (a) resimlerin çok hızla çekilmesini ve (b) bunların hareket halinde sahneye aktarılmasını gerektirdi. Görüntüyü sahneye aktaran araçlar 1600'lerde fener slaytlarla başlamıştır. Belçikalı F. Plateau 1832'de Phenakistascope denen hareket eden tekerlek üzerine elle çizilmiş resimleri koyarak hareket eden resim görüntüsü ve aracını yarattı. Aynı yıllarda Avrupa’nın diğer ülkelerinde benzeri araçlar yapılmaya başlandı. 1877'de Paris’te Emile Reynaud hareket eden resme yönelik, makinesinin bir deliğinden bakarak, bir aynada görüntüyü görme makinesini geliştirdi. Sürekli hareket eden filmin icadı 19. yüzyılın sonlarına doğru daha da geliştirildi. Amerika'da Hannibal Goodwin isimli papaz selülozun sürekli fotoğrafta kullanılması fikri ve icadını getirdi. Teknolojik üretimi ve buluşları kontrol etmeyi kendine oldukça faydalı bulan kapitalist firmaların (Bell laboratuarları, Du Pont ve Thomas Edison fabrikası) yaptığı gibi, Goodwin aletin fikrini ve ilk biçimi hakkındaki pratik gerçeği getirdi. Kodak’tan George Eastman ise aracı geliştirdi; Ancak sermayeyi veren Edison firmasının eline düştü. Araca 1888'de kinetoskop ve kinetograf adı verildi. Büyülü fener (Magic lantern) böylece yeni bir aşamaya ulaştı. Fakat hala seyir için bir delikten bakarak izlemek gerekiyordu. 1890'larda ilk hareket eden filmler yapılmaya ve gösterilmeye başlandı. Lumiere kardeşler Fransa’da hem film çeken hem de gösteren cinematograf denen makineyi yaptılar ve ilk filmi çektiler: Filmin ismi, “Lumier fabrikasından çıkan işçiler”... Ardından kısa belgeseller ve slapstick komediler yaptılar. Hepsi de dışarıda doğada güneş ışığında yapıldı. Kardeşlerin gösterileri kısa zamanda bütün Avrupa’ya yayıldı. Gösteri için tiyatrolar (sinema binaları) kuruldu. Lumier kardeşler ve Edison arasında sahiplik ve pazar çatışmaları başladı. Sinema, başlangıç yıllarında Güney Amerika'da ve seyircilerden giriş parası alınarak gösterim yoluyla yayıldı. 20. yüzyılın başlarında sessiz sinemaya piyano eşlik etti ve yer yer yazılı sözler eklendi.

1926'da sinemaya ses kayıt eklendi. Sinema güçlü bir endüstri olarak oluşmaya başladı. Sesli filmin başlaması ve araçlardaki gelişmelerle birlikte, bu endüstri de gelişti ve güçlendi. Birinci Dünya Savaşı sonlarına gelindiğinde, Fransız Pathe Avrupa’da egemendi ve on ülkede (Almanya, İtalya, İspanya, İsviçre, Hollanda, Portekiz, İsveç, Türkiye, Brezilya ve ABD'de) dağıtım büroları vardı. Amerikan film endüstrisi iki savaş arası dönemde hızla gelişmeye başladı. Film dağıtımı üzerinde ilk gümrük kontrolünü Almanya kendi film endüstrisini korumak için 1917'de başlattı.

1844'de Mors ilk telgraf mesajını gönderdi. Sualtı telgraf kabloları ise 1858'de İngiltere ile ABD arasında serildi ve 1866'da kullanılmaya başlandı. Kablo endüstrisinin gelişmesi, diğer alanlarda olduğu gibi, imparatorluklar arasında çekişmeler, bölüşmeler, nüfuz alanlarının tespiti rekabetiyle devam etti. Fransız ve İngiliz rekabeti 1851 ile 1868 arasında, Kuzey Atlantik, Akdeniz, Hint Okyanusu ve İran Körfezi şebekesinin geliştirilmesinin ardından 1870 ve 80'lerde Afrika’ya, Hindistan’a, Hong Kong'a, Güney Amerika’ya ve Orta Amerika’ya; kısaca sömürgecilerin egemenlik sürdükleri dünyaya, şebekeler halinde yayıldı. Bu kablo şebekelerinin % 90'ı özel teşebbüsün elindeydi. 1910'a gelindiğinde, su altı şebekelerinde İngiltere dünya toplamının yarısını (260.000 km) kontrol ediyordu. Devlet kontrolündeki Fransız İmparatorluğu'nun kablo şebekesi 44.000 km kadardı (Mattelart, 1994). Alman, Fransız ve İngiliz sömürgeci imparatorluklarının dünyayı paylaşmasındaki güç durumları ve egemenlikleri Fransız haber ajansı Havas (1835), Alman Ajansı Wolff (1849) ve İngiliz Reuters’in (1851) faaliyet alanlarına da yansıdı. Bölüşme anlaşması biçimsel olarak 1870'de yapıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Amerika dünyada en güçlü egemen sömürgeci imparatorluk olarak at oynatmaya başladığında, Associated Press ve United Press International da bu güce orantılı bir egemenlik durumuna ulaşmıştı.

Disney imparatorluğunun ilk çizgi filmleri 1928'de ortaya çıktı.

Radyonun oluşumu, elektriğin ve manyetik dalgaların üzerinde düşünülmeye başlanmasıyla gerçeklik olasılığını kazanmıştır. 1873'de J. C. Maxwell adlı İskoçyalı bilim adamı sinyallerin gönderilmesini, yani radyo dalgalarının teorik olasılığını tartıştı. Alman fizikçi H. Hertz bu teorinin gerçekçi olduğunu bir yerden diğer yere sinyal göndererek gösterdi. İtalyalı aristokrat araştırmacı G. Marconi sinyal teorisi ve gerçeği üzerinden hareket ederek telsiz telgrafın geliştirilmesi ve radyo denen aracın biçimlenmesinin önderi oldu. 1876’da ilk telefon konuşması yapıldı. 1895'de Marconi telsiz mesaj gönderme ve almayı başardı. 1901'de, deniz silahları firmalarının ve gazete gruplarının desteğiyle, Atlantik okyanusu üzerinden kıtalararası sinyal gönderilmesi (telsiz telgraf) gerçekleştirildi. Radyonun gelişmesi sinyalin kontrolü, sinyalin yükseltilmesi, modülasyon, alıcı ve radyo dalgalarının “dalga üzerinde kalması” ile ilgili teknolojik gelişmelerle gerçekleşebildi. 1904'de Profesör Sir John A. Fleming radyo tüpünde “diod” denen yükselticiyi kullanmaya başladı. Diod yerini 1906'da Audion tub'e bıraktı. Radyo ile sesli yayın 1920'lerde hem teknik hem de kullanım alanında önemli gelişmelerle devam etti. Buna 1935'de FM eklendi: Evlerde kullanılacak radyo alıcısı ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya’da geliştirildi ve kısa zamanda üretim teknolojisindeki yeniliklerle ev ekonomisinin kalıcı kullanım maddelerinden biri olmaya başladı. Bu sırada otomobil ve evde kullanılan elektrikli aletler de çeşitlenme yolunu tuttu.

20. yüzyılın insanı, Raymond Williams’ın belirttiği gibi (1975), ilk kez evinde “pencerelerinden dışarı gözlerini dikti” veya “yaşamlarının koşullarını saptayan güçler hakkında enformasyon almak için dışarıdan gelen haberleri” merakla beklemeye başlayan bir ilişki içine girdi. Kapitalist yaşam koşullarının belirlediği insanlık durumunda insan, kendi gerçeğinin bilgisini, elde edemediği kaynakların sahiplerinden sağlama ihtiyacı ve iletişim biçimi içine düşürüldü. Radyo ve ardından televizyon haber ve eğlencesinin yaratılmasıyla, haber, eğlence ve spor, insanların kendi ev içi ve dışı faaliyetlerinde kendilerinin diğer insanlarla dolaysız ilişkiyle gerçekleştirdiği bir biçim olmaktan çıkartıldı ve kitle iletişim uzmanlarının hazırlayıp çeşitli paketler halinde eve hapsedilen insana sunduğu haplar biçimine dönüştü. 1995'e gelindiğinde, örneğin New York “1010 NEWS” radyosu bize “give us 22 minutes, we give you the world” (bize yirmi iki dakikanızı verin, size dünyayı verelim) diyerek bize 22 dakika içinde bütün dünyada olanları anlattığını ve bunun dünya olduğunu iddia etmeye başladı. Eğlence, radyoda umutların ve hayal gücünün işlenmesi ve sömürüsüyle, baskıcı gerçeklerden bunalmışları ve ezilmişleri (özellikle gençleri ve kadınları) düşler dünyasında rahatlatıp, bunun bedeli olarak da “satın alarak ve kullanarak mutluluğa ulaşmayı” getirdi. Satın alma sadece materyalleri değil aynı zamanda bu materyaller dünyasının dünya görüşü biçimini de satın almayı içerir. Televizyon haber, eğlence ve satışa görüntüyü kattı. Böylece, ordunun iletişim ihtiyacını karşılamak gibi basit bir içerik içinde sınırlanmış telgraf, telsiz ve radyo teknolojisine, siyasal, sosyal ve ekonomik içerik, teknolojinin sivilleşmesiyle birlikte katıldı.

1923'de New York ile Philadelphia arasında ilk televizyon resmi gönderildi. 1928'de normal televizyon görüntüsü başladı: WGY, Schenectady. Televizyon yayınları 1930'ların ortasında İngiltere’de (1936) başladı. Amerika'da 1941'de ticari televizyona izin verildi. Fakat Televizyonun gerçek anlamda gelişmesi İkinci Dünya savaşından sonraya kaldı. 1950'lerden başlayarak televizyon teknolojisi ve ürün profesyonelliği hızla gelişti. Radyo gibi televizyon da gelişmiş kapitalist ülkelerde üretildikten sonra diğer ülkelere yayıldı. 1954'de renkli televizyon yayını başladı. 1950'lerden sonraki gelişmelerle yaratılmış teknolojilerin mükemmelleştirilmesi, özellikle teknolojik araçların ve ürünlerin mükemmelleştirilmesi ile bilgisayar, uydu yayınları ve kablolu televizyonların çıkmasına şahit olundu.

Her ülkede radyo ile en çok ilgilenen silahlı kuvvetler, özellikle deniz kuvvetleri, oldu. İlk kez 1906'da Berlin Konferansı'nda o zamanın egemen güçleri (İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Rusya) radyo frekansının kullanımı üzerinde uluslararası anlaşma yaptılar. Kapitalist üretim biçiminde, iletişim her yönüyle, egemenliğin gerçekleştirilmesinin çok önemli bir parçası oldu. Kitle iletişim araçlarının geliştirilmesiyle, pazar ekonomisi ve siyasal politikaların uygulanması ve gerçekleştirilmesinde bu araçlar önemli roller almaya başladı.