AMERİKAN KÖY VE KASABALARI

Kuzeyde göller bölgesinde küçük bir köye girişte bir tabela köyün adını ve nüfusunu yazıyor. Nüfusu 99 demiş, sonra 99'u birisi karalamış ve yanına  97 yazmış. Ne olmuş dersiniz? İki kişi ölmüş mü, evlenip köyü terk mi etmişler, köpek balığı mı yutmuş? Kurt mu yemiş? Ne olmuş? Merak işte!. Belki de nüfus sayımında yanlışlık yapmışlar: Köyün ikizlerini iki kere saymışlar, sonra da düzeltmişler. Kolay mı saymak!

Arabanıza binip kenti terkettiğinizde önününüzde iki seçenek vardır: Ya kentler arası geniş yolları ya da yan-yolları seçmek. Kentler arası yollar gidiş ve geliş olarak ayrılmıştır. Çoğunlukla üç şeritlidir. Yol kenarlarında çok güzel dinlenme yerleri vardır. Bir şehre yaklaşıldığında yol şehrin etrafından gider ve şehre çıkışlar verir. Ancak bir tamirat falan yoksa veya New York ve Şikago gibi büyük kent değilse, çok nadiren ana yol şehrin içinden geçer. Ara yolların çoğu gidişli gelişli yollardır. Fakat çoğunlukla epey geniştir. Bu yollar direk kasabaların ve köylerin içinden geçer. Eğer altında Mercedes veya BMW  ve birkaç da yolcun  varsa kasaba yollarını seçmenizi hiç tavsiye etmem.  Sizi uyuşturucu madde kaçakçısı sanan şerif arkanızdan atıyla digidap digidap koşarak gelir. Durmanızı söyler. Durmazsanız bir kement atar ve kıskıvrak yakalar. Başınıza büyük bela açarsınız. Bazen de köy ve kasabaların geliri kıt olduğu için, yabancı plakayla geçenler, onlara dış gelir kaynağı olur: Bu amaçla pusu kurmuş  şerif, çift tabancasını çekmiş vaziyette, birden atlar arabanın önüne. Sakın üstünden geçiyim deme araban tozlanır. Hemen frene bas ve dur. "Ne oldu, bir kusur mu işledim" diye kibarca sor. O da sana "evet, tekerin yolun ortasındaki kesintisiz çizginin üzerine değdi, veya arabanın gidişi ofsayttı" gibi bir laf eder. Sen ağzın açık "neee?" dersin. Ağzını kapattığında cezayı ağzına sıkıştırır ve "burası New York falan değil" der. Israr edersen, kırmızı kart gösterir ve seni sahadan alır hapse atar. Erkeksen ödeme! Şikago yolunda birinde bir İranlı kız arkadaş gece telefon etti: Hızlı gidiyormuş, yakalamışlar, yanında yeterince para yokmuş, içeri atmışlar. Eh, şerif haftalığını nasıl hak edecek!? Para yapması gerek.

Kasaba ve köyler  cografik bölgelere göre farklılıklar gösterir. Her kasaba ve köyün kendine özge bir güzelliği vardır. Kasabaların ortak özelliklerine eğilelim: Hemen hepsinde "Main street" (ana cadde) vardır. Bütün dükkanlar, sinema, eğlence yerleri bu caddededir. Evler çok nadiren iki kattan fazladır,  çoğunlukla bahçelidir ve iyi bakımlıdır. Amerikalı kendi bahçesinin bakımını kendi yapar ve bundan da zevk duyar.  "Bak ben hizmetçi getiriyorum, yappp-tırıyorum" diye sapıkça psikolojik gösteri zevkine pek rastlamazsın. Amerikan kasabalarında herkes kendi işini kendi yapmaktan zevk duyar. Amerika'da hizmetciyi ancak, kasabalılar ve köylüler değil, zenginler ve "profesyonel bir işi olan" kadınlar kullanır. Amaç hava atmak değildir; Tenis maçından falan ev işine ayıracak zamanları olmadığındandır. Bazıları evlerini temizlemesi için haftada bir temizlikçi kadın çağırırlar.  Peki "profesyonel olmayan"  fukara kadınlar çalışmıyor mu? Onlar hem evde hem de işte çalışır. Profesyonel kadına ev işi yakışmaz. Elleri ve tırnakları incinir. Bizdeki gibi sapık gösteriş geleneğini elbette Amerikada da sürdüren Türkler, Yunanlılar, ispanyollar, ve zenciler vardır.

Kentlerin miğde bulandırıcı pisliğini ve kokusunu kasaba ve köylerde nadiren görürsün. Caddeler, sokaklar, evlerin önleri ter temizdir. Caddeler kentlerdeki gibi çukurlarla dolu değildir. Kentli pislik içinde yaşamaya alışmıştır. Görmez bile. New York'ta Queens College (Kent Universitesi) kafeteryasının pislik içinde iğrenç bir yer olduğunu ancak bir kasaba üniversitesindeki kafeteryanın  temizliğini tecrübeledikten sonra görebildim.       Modern kapitalizmin insanı çok temizdir: Sokakta elindeki çöpü yere atmaz, elinde tutar, ta ki bir çöp sepeti buluncaya kadar. İzmaritini de öyle... Kasabalarda büyük çoğunlukla böyledir belki. Fakat kentlerde? Tam aksi: Her adım başı çöp kutusu olduğu halde, inadına dışarı atar. Çocuk soda şişesini kaldırıp fırlattı. Yanında da çöp kutusu. "Çöpe atsana" dedim. Annesi bozuldu: Zaten baksana herkes sokağa atmış. Ben çıkıştım: Herkes atıyor diye senin de mi atman gerek!. Kadın da haklıydı: Egemen geleneği sürdürüyordu..

Amerikalı kendine kırmızı ışık yanınca karşıya geçmeye kalkmaz. Neden? Medeniyetinden, modernliğinden mi? Yooo. çiğnenme korkusundan: Kimse durmaz da ondan. Çiğnedikten sonra dururlar. Evvelce dursalar ya? Deli mi, niye dursun, bu fırsat milyonda bir ele geçer!.  Hayvana durursun ve korna çalarsın. Bu normaldir. Biz Amerika'da hayvan çiğneyen caniyi affetmeyiz!. Ama insana, ne korna çalar ne de durursun. Vurursun. Bu da normaldir. Bir adama kinin mi var, bir adamı öldürmek mi istiyorsun? Punduna getir, arabayla üzerinden geçip asfalta resmini çıkar, hapiste bile yatmazsın.

Kasabalarda hem sürücüler hem de yayalar trafik kaidelerine uyarlar.  Neden? Belki de kentdeki delicesine koşuşturma olmadığından. Kanı kaynayan James Dean'ler her yerde kaideleri bozarlar.

Kentlerde trafik kaideleri neden vardır? Kaideleri çiğneme zevkini  tatmak için olmalı! Kentlerde de, arabaların kırmızı ışıkta geçtiğini çok nadiren görürsün. Geçenler yakalandılar mı, iyi ceza yerler ($ 60). Hele bir de sarhoşsalar, birçok yerde, doğru hapse.

Ankara'da yollar rezalet. Her gelen bir delik açıyor. Kazan kazana, delen delene. Amerika'nın yolları mı? Fukara bölgelerin yolları maşallah kevgir gibidir. Bazı delikler o kadar büyüktür ki, içine kazara düşüp çıkmaya çalışan bir arabanın üstünden geçen diğer bir arabanın şoförü kendi kendine söylenir: İşte delik doldurma diye buna derler. Cila gibi!. (Şoför tabi, çıkmaya çalışan bir arabanın üstünden geçtiğinin farkında bile değil.) Zengin yerlerin yollarını dilinle yala, polis yolu kirlettin diye sana ceza yazar, çok yaladıysan  dilini tutuklar ve hapse atar.

Amerikalılar pek hızlı araba kullanmazlar. Halk genellikle hız sınırının 10 mil üzerinde sürer (55 yerine 65 mil\saat). Kelle koltukta giden gençler başka tabi... Ayrıca, gidiş gelişli yollarda bizdeki gibi  tam yolun ortasından sürme hastalığı Amerika'da yoktur.

Bizde çok enteresan: Zor durumdayım, işaretimi veriyorum "aman n'olur müsade edin de yola çıkayım" diye. İşaretimi görüyor arkadan gelen sürücüler. Birden bire "Allah! Allah!" sesleri duyuyorum. Arabalar ansızın şahlanıyor, selektörler yanıp sönüyor. Millet kelle koltukta hücuma geçiyor. Amerika'da böyle acaip manyaklığı az görürsün. Bu adiliği, yürürken birbirine yol veren geleneksel Türk kültürüyle nasıl bağdaştırırsınız? Türkiyede üç ay içinde çok ve Amerikada ender gördüğüm bir diğer manyaklık: Benim arabam seninkinden iyi, senin külüstür beni nasıl geçer. Vızzııırt! Beni geçmeyi gösteririm!. Vızzıırt!  "Şu herife bak, altındaki bilmemne ile benden yol istiyor, geçecek, bok geçiririm!" Vızzıırt! Manyaklığa bak: Arabanın iyi olması başkalarına yol hakkı vermemeyi gerektiriyor! Ne bu kardeşim, askeri resmi geçit mi? 

Her kasabanın bakımlı parkı, çim futbol sahası ve okulu vardır. Kasabaların çoğunda kentlerdeki gibi fukaraların bölgeleri ayrıdır ve görünüşleriyle fukara olduklarını hemen anlarsın: Bakımsızlık, düzensizlik, pislik, kapı önlerinde bezgin oturanlar, azgın gençler ve uyuşturucu madde... Ezilmişin kendini ezen çevreye kin, nefret ve öfke dolu, şaşkın, ezik yaşam tepkisi...

Köy insanları, her küçük yerde olduğu gibi, birbirlerini tanırlar. Kasabalarda ise komşuyu tanırsın. Fakat çok nadiren Amerikalılar komşularıyla yakın ilişki kurma çabasına girerler. Eğer yakınlık olursa o kendiliğinden ufak ilişkiler sonucu oluşur. ilişki selamlaşma ile başlar ve bazen o seviyede kalır. Bazen de birbirlerinin evine göz kulak olma ve bazı araç gereçleri ödünç alma  seviyesine gelir. Bahçelerinin bakımı, köpekleri ve arabaları hakkında konuşurlar ayaküstü bazen. Bazen de barbekü falan yapılırken rastlanırsa barbeküye davet edilebilirler. Bizdeki gibi komşuluk anlayışı pek yoktur. Hele "oturmaya gitme" ancak köy ve kasabalarda eski gelenekleri sürdüren Yunanlılarda falan vardır. Çocuklar ve genç arkadaşlar birbirlerinin evinde müzik dinlemek, video seyretmek, video oyunu oynamak, maç seyretmek, doğum günü partisi gibi nedenlerle toplanırlar. Arkadaşlıklar semt okulunda, kilisede, sosyal toplantılarda falan kurulur.

Gençler hafta sonlarını, eğer televizyonda maç yoksa, çoğunlukla ya "odasında" ya da "dışarda" geçirirler. Evliler ise çoğunlukla evde, bahçede veya alışveriştedirler. Bunun yanında, atıcılığa, avcılığa, balık tutmaya, araba yarışına, spor seyrine gidilir. Bisiklet sürülür. Köpekle yürüyüşe çıkılır.

Sokaklarda ve evlerin önlerinde nadiren insan görürsün. Görürsen ya arabalarını yıkıyorlardır ya da ot kesiyor ve çimen ve çiçek bakımını yapıyorlardır. Ancak main street'de ve parkta insanlar vardır. Akşam olmaya başladı mı kasabada canlı olarak yalnız kasabanın birkaç barı kalır. Sokaklar bomboştur. Kedi bile göremezsin. Barlarda herkes birbirlerini tanır. Genellikle bira içilir, gevezelik edilir, televizyon seyredilir, beyzbol maçı varsa parayla iddiaya girilir, bilardo oynanır, tilt ve elektronik oyunlarda para harcanır. En gürültülü ve heyecanlı zaman spor maçlarının seyredildiği zamandır.

Amerikanın kasabalarının dışında "MALL" denilen alış veriş merkezleri vardır. Kasabalardaki bu merkezler yanyana geniş bir alana yayılmış ve çoğunlukla tek katlıdır. En fazla iki katlı. Kentlerdeki ise kat kat göğe doğu çıkar. Bu merkezler birden çok kasabaya ve köye hizmet ederler. Hafta sonlarında gençlerin en çok gittiği yer bu Mall'lardır. Bütün günlerini orda geçirirler. Sinemaya giderler, belli "hang out" (toplanıp vakit geçirme) yerlerinde gevezelik ederler. Hafta sonu birçok aile için MALL gezme ve eğlenme yeridir. Yalnız alış veriş değil, yiyecek ve eğlenceden sinemaya kadar birçok şey MALL'da vardır.

Kasaba ve köylerdeki insanlar çoğunlukla daha samimi ve cana yakındırlar. Özellikle yabancılara ilgi gösterirler: Pensilvenya'nın dağlarında küçük bir köyde benzin istasyonunda durdum birşey soracağım. Birkaç köylü konuşuyor. Uzun boylu, emmim gibi çökük yanaklı ve güneşden yüzü bürüşmüş adama sordum. Bana ilgiyle baktı. Ağzını şöyle bir burdu. Ayağımın yanına tam kovboy filmlerinde olduğu gibi okkalı bir tükrük savurduktan sonra etraflıca anlattı. Dişleri çiğnediği tütünden sapsarı olmuştu. Tükürmesi de ondandı köylünün. İhtiyat edip tütünlü tükrüğü yutacak değildi ya! Tam yeri gelmişken, benim gibi dolaşmayı ve turistlik oynamayı sevenlere bir haberim var: Eğer yabancı turistsen Florida ve Miami'ye gitmenizi hiç tavsiye etmem. Ekim 1992 ile Eylül 1993 arasında, 11 tane turist öldürüldü. En son öldürülen Alman turist Miami'ye doğru otoban'da sürerken bir van (otobüsün küçük kardeşi) çarpıyor. Alman'ın eşi soyulacaklarını anladığı için kocasına durmamasını söylüyor. Van Alman turistin arabasının yanına yaklaşıyor ve filmlerdeki gibi adamı kurşunlayıp öldürüyorlar. Bu olayı yazdıktan bir hafta sonra iki İngiliz turistini kurşunladılar. Adam öldü, kadın yaralandı. Alman turisti öldüren genç çocuklardan biri, belli çevrelerdeki Amerikan gençlik kültüründe insan hayatının kıymetinin ne denli değersiz olduğunu "vurdum öldü, o kadar, onun üzerinde kafa yoracak değilim" diyerek, en açık şekliyle öne koymaktadır.

Kentliler farklıdır: Bendeniz kentli, hem de New York denen cennetli olaraktan Kuzey eyaletlerinin birinin kasabalarında yolumu kaybettim. Kasabadan çıktım. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Kafam bozuk. Niye? Çünkü bu geri kalmış köylüler işaret falan koymamışlar hiçbir yere. Dağ başında yaşayan dağlılar n'olacak! Halbuki New York'ta her yer sana yardım eden işaretlerle doludur. Birkaç örnek verelim: "DİKKAT AŞAĞI İNİYORSUN" "DİKKAT BASAMAK YUKARI ÇIKIYOR" "DİKKAT YOKUŞ VAR". Böylece kentli aşşağımı yoksa yukarı mı gittiğinin, önünde basamak olup olmadığının farkına varır. Yürürken görmeyip çarpmayasın diye konan işaretler de vardır: "MERDİVENE DIKKAT!"  "BAŞINA DIKKAT" "VAPURA DİKKAT" "DİREĞE DİKKAT" "KÖPEĞE DİKKAT" "KÖRLER OKULUNA DİKKAT" "İNSAN ÇALIŞIYOR" "BASAMAK VAR," BROOKLYN KÖPRÜSÜ". Ayrıca kentliye, şaşırmasın diye, neyin ne olduğunu da gösteren işaretler çoktur: "HAYVANAT BAHÇESİ" "PARK" "KÖPRÜ" "ASANSÖR." Milletin içine düşmemesi için konan işaretler: "ÇUKUR" "GÖL" "DENİZ."   Neyse biz hikayemize dönelim. Kasaba yolunda yavaş yavaş ilerliyorum. Ardımda da bir araba kuyruğum gibi beni takip ediyor. Geçsene be!. Geçtiği yok. Ardımdan uyuz uyuz geliyor. Gerçek New York'lu gibi küfür ediyorum adama. Orta parmağımı gösterip göstermemeyi düşünürken yol ikiye ayrıldı: Sağa mı gidece'm, sola mı? Solun ne hayrını gördük, bir de sağa dönelim dedim. Sağa vurdum. Fakat "sen gene soldan cayma" deyip sola kırmaya karar verdim. Kıraca'm kırmasına da ardımdaki kertenkele beni solladı. Ben durmak zorunda kaldım. Kafam iyice attı. "Orta parmak nerdesin" demeye kalmadı, kertenkele de hemen yanımda durdu. Ben daha ağzımı açmadan ve parmağımı kaldırmadan, güleç bir yüzle kibarca "biliyorum, yolunuzu kaybettiniz" dedi. Tabi, ben gerçek kentli gibi "sana ne'ye" benzer bir cevap vermedim. Ben yutkundum. Daha doğrusu söyleyemeye hazırlandığım kötü lafı güp diye yuttum. Kendi kendimden utandım. Bana nerde olduğumu ve yönümü gösterdi. İnsanlar arasındaki bu fark hava farkından olmalı!  Pabucuma anlat sen bu hava farkını! New York gibi kentlerde tanımadığın birine bu kasabalınınki gibi ilgi göstermek hemen şüpheyle karşılanır: "Niyeti ne acaba?. Çünkü sürekli kötülük beklenir. Kentde zor durumda bile olsan hiç kimse sana sen sormadan yardım etmeye kalkmaz. New York'da çoook eskiden bir ihtiyara yardıma kalktım da ağzımın payını aldım: "Defol sapık" diye ihtiyar kadın bağırmaya başladı. Kasaba ve köylerde bu durum farklıdır. Yardım teklifi sen sormadan da gelebilir. Bazı yardım teklifi de Amerikan dış yardımına benzer: Kentde bir kere arabam su kaynatmıştı, yardım teklifi aldım. Yutmazdım numarayı ama oğlan çok güzel sarışın bir kızlaydı. İki dakka sonra oğlan "bize bir içecek getirsene" dedi kıza ve bana baktı. Eh, Türk erkeği merttir, "hemen çıkarıp kıza 5 dolar verdim." Kız elinde iki sodayla geri geldi ve arabasına gitti. Oğlan da "bir dakka" dedi ve gidip arabasına bindi ve gidiş o gidiş. Kızın sayesinde beş dolarımı dolandırıp kaçtı.

Kasaba ve köyde okunanlar ve seyredilenler, yenen ve içilenler kentlerden farklı değildir.  Monopoli ağını her yerde örmüştür.

 

EK 2011:

Eşimi ve çocuğumu Amerika'nın köy ve kasabalarını gezdirdim 13 gün. Onlara en çarpıcı gelen şeyler:

1. Sokaklarda ve evlerinin önünde insan olmaması

2. İnsanların en küçük bir şeyde bile (örneğin farkında olmadan önünden geçse bile) hemen özür dilemesi

3. İnsanların çok kibar davranması ve konuşurken çok cana yakın konuşması

4. Nerede olursa olsun, yol hakkının yayalara verilmesi. (Senin yolu geçeceğini gördüğü anda, ışık olsun veya olmasın, arabaların durması

5. çevrenin temizliği

6. Evlerin yeşillik ve çicekler içinde olması

7. Yel değirmenleri